“Biz gitmek istemedik ki kovdular bizi Ahmet”

1964’te, annesinin Yunanistan vatandaşı olması ve hakkında sürgün kararı verilmesi üzerine Büyükada’dan ailecek göç etmek zorunda kalan Ahmet Tanrıverdi anlatıyor…

Büyükada’daki evimizde keyifle yediğim son akşam yemeğini unutamıyorum. O haftasonundaki akşam yemeğinde, annemin yaptığı lakerda, turşu, fasulye pilâkisi, salata, pilâv ve babamın avladığı bıldırcınlardan pişirdiği yahni vardı. Bıldırcın yahnisi o kadar lezzetliydi ki çatal-bıçak kullanmadan ellerimizle daldık. ekmeği yahninin salçalı sosuna batırıyor, soğanları da ekmek arasına sıkıştırarak keyifle yiyorduk. Annem arada bir, dikkatli olmamızı, bazen bıldırcınların içindeki saçmaların dişimizi kırabileceğini tembihliyordu.

Akşam yemeklerinde bir şişe 25 santilitrelik tırtıllı şişedeki ‘fahrettin kerim’ yani yeni rakı soframızda bulunurdu. Annem ve babam çocukluğumuzun ağzı gazoz kapaklı küçük rakı şişesini iki günde bitirirdi. mahalleden geçen, sırtında heybe bulunan leblebiciye kardeşimle bir ayda bitirdiğimiz boş rakı şişeleri vererek karşılığında leblebi helvası alırdık.

Babam annemle birlikte çay bardaklarına koydukları rakılarını yudumlarken kardeşimle bana bir şişe bomonti birası açmışlardı. Biliyorsun ahmet, o zaman birayı ve rakıyı inhisarlar idaresi imâl ederdi. Birkaç gün önce evimizin arka bahçesinden kardeşimle birlikte topladığımız incirleri de tatlı niyetine yedik.

Annem sofrayı toplayınca masada kardeşimle domino oynamaya başladık. Annem bulaşıkları yıkayıp iki fincan kahve, iki bardak suyu tepsiyle getirip sehpanın üzerine koydu. babam divanın köşesine çekilmiş, bir bacağını altına alarak oturmuştu. Tabakasından çıkardığı yassı kulüp sigarasını iki avucu arasında yuvarlayarak ağızlığına yerleştirdi, zippo çakmağı ile yakıp keyifle derin bir nefes çekti, suyunu içti ve kahvesinden ilk yudumu höpürdeterek içti. Annem de kahve ve suyunu alarak laternanın başına geçip kolu çevirmeye başlayınca çok bilinen ve sevilen şarkının melodileri odaya yayılıverdi:

karotseri trava, na pame sta tatavla / posa ta lira yirevis gia na pas kai na mas feris ?
(çek arabacı, tatavla’ya gidelim / bizi oraya götürmek için kaç beşlik istersin?)

Dominoda kardeşime yenildim. Bütün gün top peşinde koşturmaktan yorulmuştum. Anne ve babamı öpüp iyi geceler dileyerek kardeşimle üst kattaki odamıza yatmaya giderken, holde önünden geçtiğimiz ikonostasiyo önünde durduk. Haç çıkarıp duamızı ettik: “Yüce isa ve aziz meryem, bu mutlu yuvamız ne olur bozulmasın.”

Sabah babam işine, kardeşimle ben kumsal’daki ilkokulumuza gittik. Okuldan üç sularında eve dönünce aklımdan geçen şey hep aynıydı; hemen okul önlüğümü çıkarıp, tereyağı sürülü bir dilim ekmeği kapıp sokağa fırlamak ve sokakta arkadaşlarımla top oynamaktı. Ama o da ne, babam hiç alışmadığım şekilde evdeydi. Odada dayım ve teyzem de vardı. Annem dahil hepsi düşünceli, üzgün ve şaşkındılar. Annemden tereyağı sürülü ekmeği isteyemedim. Bir yakınımız ölmüş diye düşünürken babam ikimizi de yanına çağırdı. Ne olduğunu sordum. Anlayamadığım, kavrayamadığım cevabı alınca afalladım. Annem yurtdışına gidecekmiş! Peki ama neden?

Dün güle oynaya geçen günüm, akşam yenen güzel yemek, şarkılar, Hristos ve Panagia’ya ettiğim dualarım, bugün ise hüzün! isa ve meryem beni duymamış mıydı, yoksa yanlış mı anlamıştı? Yuvamız ve huzurumuz bozulmuştu. Anneme tebliğ edilen ve imzaladığı şey şuydu : “Zararlı faaliyetlerinizden dolayı 72 saat içinde sınır dışı edileceksiniz. beraberinizde bir bavul şahsî eşyanızla 200 lira götürebilirsiniz.” Annemin ne gibi zararlı faaliyeti vardı, yoksa casus muydu, biz ne olacaktık, bizi kim yıkayacak, kim doyuracaktı?” Annemin yerine teyzem bize bakar diye düşünürken, teyzemin ve dayımın da durumu anneminki gibiymiş. Evde ölüm sessizliği, bizde şaşkınlık…

Sessizliği geceye doğru babamın kararı bozdu: “Her şeyi bırakıp gideceğiz. suyu elektriği vanadan kapatırız. yakın zamanda her şey düzelir ve döneriz. Komşulara eve göz-kulak olmalarını söyleriz.” Ne bozulmuştu ki ne düzelecekti, çocuk hâlimle bir şey anlamıyordum. Kıbrıs’ta olaylar olmuştu ama biz mahallede Türk arkadaşlarımızla her zamanki gibi oynuyorduk. Annem valizleri hazırlarken çamaşırların hepsini istifliyor, kışlık elbiseleri ayırarak alıyordu.

Fotoğraf albümünü çamaşırların arasına öperek koyarken gözyaşlarını fark ettim. Sonra öğrendim ki annem Yunanistan vatandaşı, babam ve biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıydık. Annemin ailesi bildiğim kadarıyla en az yüz elli yıllık, babamın ailesi ise annemlerden daha eski Büyükadalı’ydılar. Doğup büyümeye başladığım Büyükada’mdan gidiyorduk, ne zaman geri döneceğimizi bilmeden. On bir yaşındaydım.

biz gitmek istemedik ki. 
kovdular bizi ahmet.

‘hadi ekso!’ dediler.
 ne imiş? yunan tabalı imişiz.

eh o kadar yabancı tabalı varken neden bizi kovdular? 
sülâlem orada doğru,
orada öldü.
 evimiz orada. anamın babamın mezarı orada.

biz ne yaptık? 
biz mi öldürdük kıbrıs’taki türkleri?

çok kötü oldu ahmeti mou çok kötü.
 benim kocam burada yapamadı,
üzüntüden öldü. 
bir avuç toprak istedim mezarına koyayım diye,

yarın öbür gün ben de öleceğim.
 kaç kişiden istedim bir avuç ada toprağı.

kimse getirmedi.
 sen getir vre ahmeti mou,

se parakalo agori mou 
bizimkiler korkuyorlar.

gümrükte bir şey olur diye. senden rica ediyorum.

signomi paşaka mou.”

Ahmet Tanrıverdi
Atina’daki Büyükada

Share on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on TumblrEmail this to someone




Başa Dön ↑
  • BİZİ TAKİP EDİN

    Facebook Sayfamız
    Twitter Hesabımız
  • PROJELER