Buraya Geldikten Sonra İçimizden Bazıları İntihar Etti

Bayan Haroula B. Türkiye’den ayrılalı 29 yıl olmuş. Yalnız yaşıyor. Bir turistik otelin yönetici sekreterliğinden emekli. Bayan B. ile Paleo Falira’daki evinde görüştük. Bayan Haroula isminin tamamının yazılmasını istemiyor.

Türkiye’yi ne zaman terkettiniz?
27 Temmuz 1965 yılıydı.

Türkiye’yi terketmeniz gerektiği size ne şekilde iletildi?
Burgaz Adası’nda tatildeydik. Karardan haberimiz yoktu. Bir hanım geldi. “Size haber var. Gidiyorsunuz” dedi. Ev bir anda matem yerine döndü. Annem ağlamaya başladı. Evde Türk bir komşumuz bulunuyordu. “Sizi niye kovuyorlar ki sizin suçunuz yok” diye o da bizimle ağlıyordu. Ama genellikle polisler eve gelip kağıt bırakırlardı.

O sıralar siz ne yapıyordunuz?
Leda isimli bir şirkette dokuz yıldır sekreter olarak çalışıyordum. İşyerinde herkes birbirini çok severdi. Müdürüm kararın iptali için Ankara’ya bile gitmişti. Ancak bir faydası olmadı.

Bütün aileniz mi sınırdışı edildi?
Evet. Babam altmış yaşını geçtiği için isterse kalabilirdi. Ancak annem ve ben gitmek zorunda olduğumuz için o da geldi. Kızkardeşim ise Türk te’balı bir Rumla evliydi. Onun için kaldılar. Ama iki yıl sonra onlar da Belçika’ya yerleştiler.

Sınırdışı edilme kararından sonra neler oldu?
On gün içinde Türkiye’yi terketmek zorundaydık .Hiçbir malımızı satamıyorduk. O nedenle de tanıdıklara eşyalarımızı veriyorduk. Hiç unutmuyorum, antika bir yemek odası takımımız vardı. Annem apartmanın kapıcısına sandalyeleri alması için yalvardı. Kapıcı,”Ben ne yapayım bunları” diyerek almadı .Şimdi o sandalyelerin bir tanesi ile ev alınır.

Sonra?
İşimi terkettim. Benim için en fenası da oydu .Bir İtalyan flörtüm vardı. Onu da bıraktık. Arkadaşlarım bir otobüse binip topluca beni uğurlamaya geldiler. Hepsi ağlıyordu. Kayserili bir şoförümüz vardı. O da ağlıyordu.

Havaalanındaki atmosfer nasıldı?
O gün tam üçbin kişi İstanbul’u terketti. Etraf ana baba günüydü. Gümrükçüler sıkı sıkıya eşyalarımızı ve üstümüzü aradılar. Parmak izimiz alındı. Zaten yirmi lira para ve yirmi kilo da kişisel eşyamızı çıkarmamıza izin veriyorlardı.
Babam havaalanında “erkekler ağlamaz” diyor ve yutkunuyordu. Ama gözleri kıpkırmızıydı. Annem uçağa binince fenalık geçirdi.
Gümrükçüler bize fena davrandılar. Bavulumda kız kardeşimin gümüş çerçevede bir resmi vardı. Çerçeveyi çıkarıp resmi iade ettiler. O kadar hoyrat davranıyorlardı ki şemsiyemi kırdılar. Ayakkabılarımı bile aradılar.

O döneme kadar azınlıktan biri olduğunuz için böyle bir muamele ile hiç karşılaşmış mıydınız?
Hayır. Biz, Türk-Yunan ayrımını bilmezdik. Bunu aramıza politikacılar soktu. Hatırlıyorum, pazar günleri Türk ya da Musevi arkadaşlarım gelip beni kiliseden alırlardı ya da ben onlarla mevlüt dinlemeye giderdim.
Ancak bir olay var ki unutamıyorum. İşyerinde Yüksel diye bir kız arkadaş vardı. Veda etmek için yanına gittiğimde,”Oh, herkes evine gitsin de biz de rahat rahat yemek yiyelim” diyerek elimi sıkmadı. Herkes onu çok ayıpladı. Galiba o da pişman olmuş ki aradan onca yıl geçtikten sonra 1974’de bir mektup yazarak benden özür diledi. Cevap yazmadım.

Yunanistan’a geldiğinizde neler hissettiniz?
Atina’ya indiğimizde her yerde grev vardı. Bir taksi bulup eve gidemedik. O gibi durumlarda insanlar arasında dayanışma oluyor. Hiç tanımadığımız insanlar bizi evlerinde konuk ettiler. Sonra 36 metrekare büyüklüğünde bir eve taşındık. Annem evi görünce az kalsın ölüyordu. Çünkü bizim Sıraselviler’deki evimiz dört oda ve geniş bir salondu. İlk on beş gün Türkiye’den getirdiğimiz altmış lirayla idare ettik. Ancak sonra paralar suyunu çekti. Evin geçimini sağlamak için üç işte birden çalışıyordum. Bu arada adını hatırlayamadığım bir Hristiyan kuruluşu da Türkiye’den gelenlere kişi başına üçbin drahmi yardım yapıyordu.
İlk yıllar babam bir türlü Yunanistan’da olduğuna inanamıyordu. Evimizin karşısında bir ada vardı. Babam oraya bakıp “Orası Üsküdar mı? Ne çok ışık var” diyordu. Beş yıl sonra da öldü. Ama daha kötüsü birçok insan yeni koşullara ayak uyduramayıp intihar etti. Özellikle zenginler çok sarsıldı.

Yunanistan’a uyum sağlamakta güçlük çektiniz mi?
Biz bunları (Yunanları kastediyor -y.n.) geri sanıyorduk. Daha ileri bulduk. Burada da uzunca bir süre gece eve gelmeye korkuyordum. Bir gün karakola işim düştü. Ancak polis memuru bir türlü benimle ilgilenmiyordu. Bağırmaya başladım. Ama sonra çekindim. Türkiye’de böyle bir şey yapmak aklımın ucundan bile geçmezdi. Karakoldan çıktığımda artık kendimi daha iyi hissediyordum. Çok farklı bir dünyaları vardı. Alışamıyorduk. Örneğin, yemek alışkanlıkları farklı. Kahvaltı yapmıyorlardı. Akşam yemeği saatleri istikrarsızdı. Halbuki akşamları bütün aile hep birlikte yemek yer. Biz böyle görmüştük. Zamanla biz de yeni koşullara uyum sağladık.

İstanbul’dan ayrılmak zorunda kaldığınız için bir kızgınlık duyuyor musunuz?
İstanbul’dan ayrıldığımda 26 yaşındaydım. Bütün gençliğimi orada bıraktım. Aradan 28 yıl geçmiş. Şimdi o heyecanlara gülüyorum. Ancak kızgınlık duymuyorum. Rumlar genellikle politikayla ilgilenmezlerdi. Ben politikacılara kızıyorum. Bir de basın fena işledi. Bize karşı tavır aldı. Biz bu işin bu kadar büyüyeceğini hiç düşünmüyorduk ki. Fena şeyleri insan unutmak istiyor. İnanın size bunları anlatmak için hafızamı zorluyorum.

Türkiye’den gelenler hala görüşüyorlar mı?
Evet. Örneğin, İstanbul’daki Rum liselerinden mezun olanlar ayrı ayrı mezuniyet cemiyetleri kurdular. O toplantılara gidiyoruz. O toplantılarda Türkçe konuşuluyor. Türkçe atasözleri ile birbirimize takılıyoruz. Ama aradan yıllar geçtikçe bizim çocuklarımız bu tip toplantılara daha az katılır oldular.

Hiç Türkiye’ye gittiniz mi?
Geçen yıl gittim. İşyerinden iki arkadaşımla buluştuk. Birbirimize sarılıp uzun uzun ağladık. İstanbul’un ise tadı kaçmış. Bir tek Boğaz eski keyfi verdi. Harbiye’yi o güzelim semti ortadan demir parmaklıklarla ayrılmış görünce kızgınlıktan ağladım. Orada bizim zamanımızda bir Atatürk heykeli vardı. Arkadaşıma “Atatürk’e ne yaptınız?” diye sormuşum. Eskiden İstanbul’da insanların yüzleri gülerdi. Herkes birbirine selam verirdi. Şimdi çok üzgün, mutsuz suratlar gördüm.

Rumların İstanbul’daki gayrimenkullerinin satışı konusunda ne düşünüyorsunuz?
1964’den beri birikmiş vergilerin ödenmesi halinde İstanbul’daki gayrimenkulleri satma hakkı verdiler. İyi oldu. Bizim İstanbul’daki malımız yok. Ancak hatırlıyorum, kayyumlar evlerin eşyalarını ve evleri satıyorlardı. Çünkü kimilerine İstanbul’u terkedecekleri bir gün önceden bildiriliyordu. Onlar da evlerinin kapısını kilitleyip bütün eşyalarını geride bırakarak gidiyorlardı. Bu adaletsizlik biraz olsun giderilmiş oldu.

*Hülya Demir & Rıdvan Akar, İstanbul’un Son Sürgünleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 1994, Ekler, s. 175-179.

Share on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on TumblrEmail this to someone




Yoruma kapalıdır.

Başa Dön ↑
  • BİZİ TAKİP EDİN

    Facebook Sayfamız
    Twitter Hesabımız
  • PROJELER