Şehrin Diasporası: Atina’da Yaşayan İstanbullu Rumlar

İlay Romain Ors, bu bildirisinde Yunanistan’daki ve Türkiye’deki Rum algısını ele alıyor…

Bu oturum İstanbul Rum cemaatinin tarihsel bağlamıyla ilgiliydi ve şimdiye kadar tarihsel bağlamla ilgili çeşitli konularda sunuşlar dinledik. Ben bu tartışmayı daha genel bir seviyeye çekip İstanbul Rumlarının bugününü ve geleceğini ilgilendiren, konferansın daha genel sorunsalıyla ilişkilendirmeye çalışacağım. Öncelikle hem Yunanistan’da hem Türkiye’de “Rum” algısına dair ortak yaklaşımları sergileyeceğim, ardından Atina’da yaşayan İstanbullu Rumlarla yürüttüğüm araştırmanın sonuçlarını sunarak bu yaklaşımları eleştirel bir bakışla yeniden değerlendireceğim.

2000 yılında araştırmama başladığım zaman, bu toplulukla ilgili bilgi eksikliğine rağmen, “Rum”un popülaritesini keşfettiğimde oldukça şaşırmıştım. Hatta bir Paskalya döneminde, Kutsal Cumartesi gecesi, bir grup arkadaş, Taksim’deki Ayia Triada Kilisesi’nden elimizde yanan mumlarla çıktığımızda, genç bir kızın yanıma gelip neler olduğunu sorduğunu hatırlarım. Bilmesini beklemiyordum tabii, dolayısıyla ona Ortodoksların Paskalya bayramı olduğunu söyledim – boş bulunduğunu ve “aaa tabii ki” diyeceğini düşünüyordum. Halbuki, gözlerini kocaman açmış bana bakarken Paskalya hakkında bir fikri yokmuş gibi görünüyordu, ben de uzun uzun anlatmaya başladım. Bir süre sonra, gözlerini faltaşı gibi açmış, benden sözcüğü tekrar etmemi istiyordu: “Pas, pasko?” diye sordu. Artık ben de inadımdan vazgeçtim, “Paskalya çöreği diye bir şey duymadın mı hiç?” diye serzenişte bulundum.

Bu hikâye, bolca ilgi ve iyi niyet olmasına rağmen, İstanbul’da yaşayan nesillerin neredeyse Rumlar hakkında hiçbir şey bilmediğini ifade ediyor. İstanbul Rumları, yalnızca 6-7 Eylül olaylarının vahşi fotoğraflarında görünen isimsiz yüzlerden, ya da popüler televizyon dizilerinde, çok kültürlü bir geçmişin nostaljisi için veya barışçıl bir Türk-Yunan geleceği için sembolik bir öngörü olmaktan ibaret.

Rumlar, Beyoğlu’nda, Angela Dimitriu şarkıları eşliğinde yapılan meyhane sohbetlerinde, mezelerle ilgili yorumlar yapılırken ve eski enginarların yokluğundan yakınılırken sık sık hatırlanır: “Bu arada nereye gitti o güzel Rumlar?” Ya da daha kötüsü: “Niye bu Yunanlar geri döndü yahu?”

Peki bu soruyla ilgili sorun nedir? Öncelikle, kullanılan yüklem, yani “geri dönmek” fiili, menşe yeri olan İstanbul’un geçici bir yerleşim mekânı olduğunu ve aidiyet yerinin, gidiş yeri olan Yunanistan olduğunu varsaymaktadır. Bu düşünceye göre Rumlar, İstanbul’u terk ettiklerinde, “anavatanları” olarak görülen, menşe yerleri Yunanistan’a geri dönmüşlerdir. Burada yanlış olan ya da gözardı edilen, bir cemaat olarak İstanbul Rumlarının Yunanistan kökenli olmadığıdır. Rumların İstanbul’daki tarihi, Yunan veya Türk ulus-devletlerinin inşasından çok öncesine, şehrin İmparator Konstantin tarafından kurulduğu günlere dayanmaktadır. Bazı ailelerin kökeni Küçük Asya’da, adalarda, Mora’dadır, ama bazıları da Bizans aristokratlarının torunları olduğunu iddia etmektedirler. Buradaki temel nokta, şehrin kuruluşundan bu yana, kesintisiz bir şekilde Rum unsurun var olmuş olmasıdır.

Peki yukarıdaki soruda başka ne gibi sorunlar vardır: ‘Neden Yunanlar geri döndü?’ Sırada, cümlede kullanılan isim var: “Yunanlar”. Bu şekilde sorulduğu zaman, sorunun naif bir soru olduğunu düşünmek imkânsızdır.

Çünkü Rumların, Yunanlar gibi, Yunanistan’a ait olduğunu varsaymaktadır; Yunanistan’ın, Helen olan herkesin doğal anavatanı olduğu görülmektedir. Bütün Helenlerin, bir ve aynı olduğunu varsaymak milliyetçi bir yaklaşımdır. Bir İstanbul Rumuna atıfta bulunarak “Yunanlar”ın neden geri döndüğünü sormak da milliyetçi bir harekettir. Çünkü kısaca, İstanbul Türkiye’de bir şehir olduğuna göre, sahiplerinin de Türk olması gerektiğini öngörmektedir. Başka bir ifadeyle burada “Türkiye, Türklerindir” ideolojisi açığa çıkar. İstanbul Rumları, varoluşlarıyla bu milliyetçi varsayımları sarsmaktadırlar. Rumlar, bir Türk şehrinin en eski, en köklü üyeleridir, ama artık orada değillerdir çünkü (yeterince) “Türk” olarak nitelendirilmemişlerdir. “Helen” olmalarına rağmen, anavatanları Yunanistan, ya da Yunanistan’da bir yer değildir. Kısacası doğru soru şöyle olmalıdır: “Rumlar niçin İstanbul’u terk etti?”
Daha açık ifade etmek gerekirse, Rumlar İstanbul’u terk etmedi. Ya gitmek zorunda kaldılar ya da zorla İstanbul’u terk ettiler. Bu durumun pek çok nedeni var ve daha önce dinlemiş olduğumuz için burada tekrar etmemize gerek yok. Ama bir noktanın tekrar tekrar vurgulanması şarttır: İstanbul Rumları yerlerinden edildi. Yunanistan’da ve Türkiye’deki milliyetçi kesimler bu durumu görememekte, bu da İstanbul Rumları için zorla yerinden edilme deneyimini daha zorlu kılmaktadır.

Yani Rumlar yerlerinden edildiler ve artık İstanbul’da değiller. Peki öyleyse neredeler? Orada ne yapıyorlar? İstanbul ile ilişkilerini muhafaza ediyorlar mı? Bugün, İstanbul’daki geçmişlerini nasıl hatırlıyorlar? Kimliklerini tanımlamak için hangi tarihsel ve kültürel kavramları kullanıyorlar? Bu sorunun cevabı, bugün kendilerini nerede konumlandırdıkları ve gelecekte nerede olmak istedikleri hakkında bizlere nasıl bilgiler veriyor?

Ben bu sorulara, Atina’da yaşayan İstanbullu Rumları gözeterek cevap vermeye çalışacağım. Atina, İstanbullu Rumların en yoğun olarak yaşadığı yer olması bakımından saha çalışması için büyük öneme sahiptir. Ama Atina’nın başka bir önemi daha var: Bir cemaat, ulus, anavatan, kimlik ve diaspora hakkında bazı yerleşik fikirleri yeniden düşünmek için en uygun yerdir. Rumların ve Yunanistan’daki Yunanların, dil, din ve etnik aidiyet gibi bir kimliğin temel boyutlarını paylaşıyor olmalarına rağmen, Atina’daki İstanbulluların farklı bir kültürel kimliği olduğunu öne sürmekteyim.

İstanbullu Rumların (Polites[1]) Atina’daki farklı kültürünün izini sürmeye başlamanın en güzel mekânı Paleo Faliro bölgesidir. Faliro’da yaşayan pek çok İstanbullu Rum, başka İstanbullulara yakın olmak ve İstanbul mamullerine daha kolay erişmek için şehrin bu bölgesine yerleşmeyi tercih ettiklerini ifade ediyorlar: Baklavadan günlük taze yufkaya, Boğaz’ın mevsimlik balıklarına kadar her şey, Rumların İstanbul’daki dükkânlarına atfen Rio, Riviera ya da Sabuncakis olarak adlandırdıkları şarküterilerde, restoranlarda ve pastanelerde bulunabiliyor. Atina’daki İstanbullu Rumlar, kendilerini kurumsal olarak da ayrı tutuyorlar: Farklı cemaat merkezlerinde, spor kulüplerinde, mezun derneklerinde, mahalle oluşumlarında toplanıyorlar… Buralara İstanbullu olmayanların üye olması mümkün olamıyor. Toplantılar, seminerler, kermesler düzenliyorlar, tiyatro çalışmaları yapıyorlar, İstanbul’dan güncel haberleri duyuran dergiler ve gazeteler yayımlıyorlar, eski günlerden anılarını kaleme alıyorlar ve kitap haline getiriyorlar, İstanbul Rumlarının tarihiyle ilgili konferanslar düzenliyorlar… Atina’nın başka mahallelerinde yaşayan İstanbullu Rumlar Faliro’yu (şakayla karışık) “İstanbulistan” isimli bir getto olarak tanımlıyorlar. Ancak bu topluluk, kapalı kapılar ardında yaşamını sürdüren bir cemaat değil; insanlar her gün işlerine gidiyorlar, başka Atinalılarla iç içe yaşıyor ve yakın ilişkiler sürdürüyorlar, daha geniş toplum tarafından hiçbir şekilde ayrımcılığa uğramıyorlar. Aslında farklılığın kültürel göndermeleri kendiliğinden oluşmuş ve ilk bakışta fark edilemeyen göndermelerdir; öyle ki, İstanbul’a aşina olmayan birisi tarafından algılanmaları oldukça güçtür… Tam da bu sebepledir ki, çok etkili bir farklılık zemini ve bir ayrıcalıklılık kültürü yaratırlar. İstanbullu Rumların farklılığını ifade eden kültürel kavramların anlaşılması ve değer kazanması için “İstanbullu” veya “Şehirli” yaşam tarzını deneyimlemiş olmak gerekir. Genel Yunan kamuoyu, “İstanbul Çöreği” dışında İstanbullular hakkında pek de bilgi sahibi değildir. Onlara göre İstanbullu Rumlar ya Yunandır ya da yeniden vatanlarına kavuşmuş olan İstanbul’daki “soydaşlar”. Gerçi bu “soydaşlık” Yunanistanlılarla türdeş olan bir soydaşlık değildir. Daha geniş Yunan toplumu içerisinde, kendilerini Polites/Şehirliler olarak ayrıştırdıkları, kültürel olarak ayrı bir cemaati oluştururlar.

Peki İstanbullu Rumların İstanbul’dayken ellerinde bulundurdukları, ancak Atina yolunda yitirdiklerini söyledikleri şey nedir?

Cevaplardan biri, kozmopolit birlikte yaşam olabilir. Rumlar, İstanbul’da bir azınlıktı. Bunun taşıdığı tüm sorunlara rağmen bu, pek çok farklı etnik, dini, dilsel cemaatlerin doğrudan varlığı anlamına geliyordu -ki bu da sıklıkla kentin gündelik deneyiminin kaçınılmaz bir boyutu olarak tanımlanır. Mesela dini meselelerde İstanbullu Rumların, geniş Yunan kamuoyundan farklılıklar gösterdiği görülür. Örneğin; Atinalıların halen şehre bir cami inşa etmeyi tartıştıklarını, halbuki İstanbul’da yüzlerce kilise ve sinagog olduğunu vurguluyorlar. İstanbullu Rumlara göre, Atina İstanbul’la karşılaştırıldığında metropol sayılamaz. “İstanbul-Şehir” kelimesiyle oynayarak, İstanbullu-olmamak, Şehirli-olmamakla eş anlamlı olduğundan [‘mi-Polites einai mi-polites’ (Şehirli olmayanlar şehirli değildir)], İstanbullu olmayanların hepsi “köylü” sayılmış oluyor (Atinalılar, Yunanistanlılar, Küçük Asyalılar dahil).
Bu tür çokkültürlülüğün temelini bulmak için, İstanbullu Rumlar, şehirdeki tarihlerine dönerler. Bazılarına göre, İstanbullu Rumlar, İstanbul’daki geçmişi çok acı olarak nitelendirirler. Bazıları için bunun gerçek olması muhtemel, ama İstanbullu Rumlar için iki farklı türde geçmiş olduğunu belirtmek gerekir: Biri acı, diğeri tatlı. Acı olan geçmiş, 20. yüzyıl boyunca yaşanan, milliyetçilikle karşı karşıya kaldıkları dönemdir; buna örnek 6-7 Eylül 1955 olayları veya 1964’teki sınırdışı kararıdır. Herkes bunları şahsen yaşamamış olsa dahi, İstanbullu Rumlar, yerlerinden olmalarına neden olan bu tür travmatik olaylardan bir cemaat olarak acı çekmişlerdir. Aynısı tabii tatlı tarih için de geçerli. Rumların yüksek sosyete üyesi olduğu 19. yüzyılın son dönemleri, ya da Fanaryotların (Fenerli Rumların) Osmanlı idaresinde güçlü olduğu dönemler, hatta Ortodoksların yönetici sınıflar olduğu Bizans dönemi, “tatlı” olan zamanları anlatır. Acı ve tatlı birlikte gider, süreç boyunca birbirlerinin tatlarına karışırlar: Acının hafızası, cemaatin görkemli geçmişiyle kıyaslandığında dayanılmaz hale gelir; tatlı ise, uzlaşma sağlamak için yakın dönemde yaşanan travmatik geçmişi aşmanın yollarını arayan nostalji içerisinden daha da tatlılaşır.

Hem acı olan, hem tatlı olan, kentli çokkültürlü bir tarihten miras kalanlardır. İstanbullu bir kadının ifade ettiği üzere, “Rumların Şehri ‘bizim Şehrimiz’di, aile tarihimizin bir parçasıydı ve bunun içine Türkler de dahildi. Bu şehrin en büyülü yanlarından biri, attığın her adımda şehrin Helenistik, Bizanslı, Osmanlı ve Türk tarihini okuyor olmandır.” Politiki Kuzina’nın [Türkçeye Bir Tutam Baharat olarak çevrildi] İstanbullu yönetmeni ve senaristi Tassos Bulmetis’e göre, kozmopolit tarihi İstanbul mutfağında tatmak mümkündür:

İstanbul Mutfağı acıdır. Bu da, eskiden İstanbul’un kozmopolit bir şehir olmasından dolayıdır. Dünyanın her yerinden insanlar memleketlerinden gider, daha iyi bir hayat kovalamak için İstanbul’a gelirlermiş. Unutmasınlar diye, memleketlerinin hikayelerini yemeklerinin içine koyarlarmış. Memleketlerinden taşıdıkları, iki gram biber, biraz kekik, bir parça safranmış. Yani hikâyeleri. Kök salmayı başardıkları anda, yine bir şey olur ve tekrar giderlermiş. İstanbul Mutfağı, siyasi bir mutfaktır[2]; çünkü başka yerlerde yemeklerini yarıda bırakmış insanlardan oluşmuştur…

Sos ne olursa olsun, yemeğin ana maddesi aynı kalır: İstanbullu Rumların tarihsel ve kültürel konumlarını, milliyetçi bir çerçeve dahilinde anlamak mümkün değildir. Birilerine göre, resmi milliyetçi tarihyazımının isteksiz yandaşlarıdırlar. Görüştüğüm kişilerden biri, tarihçi Tom Nairn’den bir alıntıyla, Modern ile Antik olan arasında doğrudan bir bağlantı kurarak ve arada kalan dönemleri gölgeleyerek, Yunanların ulus-inşası örnekleri içinde en iyilerinden birini teşkil ettiğini ifade etmişti. İronik bir tonla, “Düşün,” dedi, “bu Yunanların, binlerce yıl önce yaşamış olan birilerinin torunları olduğu varsayılıyor. Yani bugüne kadar, ne kimliklerini ne bir şeylerini değiştirmeden aynı kalmışlar… Tabii, bu paganların nasıl Hıristiyan Ortodoks’a dönüştükleri de başka bir meseledir. Hah!”

Burada vurgulamak istediğim nokta, Antik Yunanlar, Bizanslılar veya Osmanlılarla kalıtımsal sürekliliği tartışmanın tarihsel olarak doğru olup olmadığı değildir. Aksine İstanbullu Rumların kimliklerini tanımlamak için tarihe başvurduklarında, ulusal olanın kurumsal olarak tanımladığı dışında başka göndermelerde bulunduğunu söylemeye çalışıyorum. Benedict Anderson’un sözleriyle ifade edersek, “cemaatler, sahtelikleri ya da özgünlükleriyle değil, tahayyül edildikleri biçimle ayrışacaklardır” ve İstanbullu Rumların farklı bir tür “muhayyel cemaat” oluşturduklarını söylemek için yeterli kanıtımız bulunmaktadır.

İstanbullu Rumların, içinde bulunmaya zorlandıkları ulusal bağlamlardan (hem Türkiye hem Yunanistan) çıkarılıp, şehirlerinde yaşamaya, kendilerini şehrin bir cemaati olarak tahayyül etmelerine izin verildiğinde daha iyi anlaşılacaklarını düşünüyorum. “Kostantinopolis” olarak İstanbul, ya da sadece şehirlerin “Şehri”, Kentlerin Kraliçesi, İstanbullu Rumların gerçek yuvası, çocukluk anıları, tarihlerinin kurulduğu yer, kültürlerinin ve kimliklerinin kaynağıdır. Onları İstanbul Yunanları değil de, “Rum” veya “İstanbullu” olarak tanımlamak, onları daha az Yunan yapmaz. Şehir, Yunanlılığın merkezindedir, uçlarında değil. Kurulduğu günden bu yana Şehir, Yunan dünyasının dini, siyasi, ekonomik ve kültürel merkezi olmuştur, ve halen, Ortodoksluğun merkezi olan Ekümenik Patrikhane’nin varlığıyla romantik Yunan yöneliminin pusulası olmayı sürdürmektedir. Şehrin kültürel kimliği öyle bir kimliktir ki, yerlerinden edilmiş Rumlar, Şehri yanlarına alır, Şehrin diasporalarını inşa ederler. Bu, şehirler değil de, ulus-devlet sınırları dışında kalmış insanlardan oluştuğu sanılan diasporalar için, halihazırda ezber bozan bir kavramdır. Yunanistan’daki Rumlar, orada bir azınlık oluşturmadıkları için, resmi olarak diaspora olarak nitelendirilemezler. Gurbet [ksenitia] açısından düşünüldüğünde, yitirilmiş ya da geride bırakılmış bir anavatan için sancı çeken diasporik bir cemaat olarak nitelendirilebilirler.

Sonuç olarak, kimlik inşasında temel kriter olarak “şehri” almamız, İstanbul’u Rumların evi; Rumların Yunanistan’a göçünü bir zorunlu yerinden edilme; Atina’daki İstanbullu Rumları bir diasporik cemaat olarak görmemize olanak tanır. Ayrıca bu durum, İstanbullu Rumların öncü rol oynadıkları “tatlı” kozmopolit kentli kültüre bağlılığın vurgulanmasıyla yakın döneme ait acı geçmişle uzlaşma çabaları arasından inşa edilecek olan bir gelecek için yeni ufuklar açmaktadır. Günümüzde ortak olan milliyetçi varsayımları ve yanlış kanıları eleştirel bir yaklaşımla yeniden irdelemek, şimdiki sakinlerinin birbiri hakkında daha çok bilgi sahibi oldukları bir şehrin kozmopolit yaşamını canlandırma çabaları için ilk adım olabilir. Buradaki buluşmanın, hem İstanbullu Rumlar, hem de Şehirde yaşayan veya dünyanın pek çok yerine dağılmış Şehrin diasporasından olan her geçmişten İstanbullu için böylesi bir gelecek inşa etmeye yönelik bir dönüm noktası olduğuna inanıyorum.

İlay Romain Ors
Çeviren: Anna Maria Aslanoğlu
[1] Polites’in sözlük karşılığı ‘Şehirliler’dir, ve Yunancada büyük harfle yazıldığı zaman İstanbullulara atıfla kullanılmaktadır –çn.
[2] Yunancada, “İstanbul/Şehir Mutfağı” ile “siyasi mutfak” tamlamaları arasındaki fark yalnızca ilk kelimenin vurgusunun değişmesiyle oluşur. Burada da bir kelime oyunu söz konusudur –çn.

İstos Yayınları
İstanbul Rumları-Bugün ve Yarın kitabından alınmıştır.
http://istospoli.com/book/Istanbul_Rumlari-Bugun_ve_Yarin

Share on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on TumblrEmail this to someone




Yoruma kapalıdır.

Başa Dön ↑
  • BİZİ TAKİP EDİN

    Facebook Sayfamız
    Twitter Hesabımız
  • PROJELER